MENÜ
Ankara -2°
Ticari Hayat
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Kıbrıs uyuşmazlık meselesidir
Özel Haber
3 Ekim 2019 Perşembe 07:36

Kıbrıs uyuşmazlık meselesidir

Siyaset Bilimci ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı İsmail Cingöz Yozgatlılar Birlik ve Dayanışma Vakfının aylık toplantısında Kıbrıs sorunu hakkında konferans düzenledi. Kıbrıs konusu geniş bir perspektiften değerlendirildi. O toplantıda konuşulanları aktarmaya devam ediyoruz.

HALİL YATAR


“Barış Harekatı’nın ardından Kıbrıs Türk kesimine uygulanan ambargolar ile Türklere kendi kendini idare etme ve insanca yaşama hakkı çok görülmüştür.” diyen Cingöz sözlerine şöyle devam etti; “Hatta Barış Harekatı’nda ABD silah ve teçhizatlarının kullanıldığı bahanesiyle Türkiye’ye de ambargo uygulanmıştır. Harekât öncesi olayları göz ardı eden ABD ve İngiltere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden yana tavır sergileyerek, iki kesim arasındaki sorunların BM arabuluculuğunda çözülmesini istediler, barışın temin edilmesini benimsediler.
BM Genel Kurulu’nda 1 Kasım 1974’te alınan karar ile eşit iki toplumlu statüsü kabul edilen iki toplum arasında gerçekleşen görüşmelerden bir sonuç edilememesi üzerine; iki federe devletten bir federe devlete geçişi kolaylıkla sağlayabilmek, siyasi, ekonomik ve sosyal devlet ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için 13 Şubat 1975’te Türk kesimi Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğunu ilan etmiş ve Rauf Denktaş Başkanlığa getirilmiştir. 
Yeni kurulan KTFD, iş gücü açığının kapatılabilmesi amacıyla ilk etapta 40 bin olmak üzere Türkiye’den Türk göçmen getirilmesi kararı almış ve göç bir süre daha sürdürülerek mevcut demografik yapının Türkler lehine arttırılması hedeflenmiştir. Fakat Rum kesiminin tepkisi gecikmemiş, mevcut sorunlara bir yenisi de bu şekilde eklenmiştir. KTFD’nin kuruluşuna tepki amacıyla 12 Mart 1975 tarihinde toplanan BM Güvenlik Konseyi bir kınama açıklaması yapmış ve iki toplumu sorunların çözümü için görüşmelere çağırmıştır. Bu çağrının ardından ilki gerçekleşen ve günümüze kadar çözülemeyen görüşmeler zinciri başlamıştır.
1977’de gerçekleşen görüşmede çözümün “iki toplumlu, iki kesimli, federal bir devlet” temelinde olacağının kabul edilmesi en önemli gelişmelerden birisi olarak tarihteki yerini almıştır. Kıbrıs’ta iki toplum arasında gerçekleşen görüşmelerden birisi de 15-22 Haziran 1979’da BM Genel Sekreteri Perezde Cuellar’ın başkanlığında Lefkoşa’da yapıldı. Fakat mutabakat sağlanamadan görüşmelere ara verildi. 13 Mayıs 1983’te BM bir karar ile Rumların Ada’nın tamamı üzerinde egemenlik ve denetim hakları olduğu ve işgal gücü tabir ettikleri Türk askerinin de Ada’yı terk etmesi gerekliliğini açıkladı.
Gelinen süreç itibariyle çözümsüzlüklerle geçen zamanın; uluslararası camiada Rumlar lehine işlediğinin görülmesi, Rum tarafının masadan çekilmesine rağmen uluslararası camianın Rumlar lehine davranması ve Türk tarafının tüm önerilerini reddetmesi üzerine self determinasyon hakkını kullanan KTFD Meclisi 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’nin kurulduğunu ilan etti. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş seçildi. Sampson darbesi ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hukuken sona ermesi üzerine Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliklerinin korunması adına haklı gerekçelerle gerçekleştirilen Barış Harekâtı kadar haklı olarak ilan edilen KKTC’yi Türkiye aynı gün tanıdı. Fakat Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Yunanistan’ın tepkileri de gecikmedi. Ardından BM, 18 Kasım 1983 günü KKTC’nin ilanının hukuksuz ve geçersiz olduğunu açıkladı.”
 

1983-2010 Döneminde Kıbrıs
Kıbrıs Türk kesiminin 1983’te KKTC’ni ilan etmesiyle Kıbrıs Sorunu ‘nun iki devlet arasında yaşanan bir sorun haline evrildiğini ifade eden Cingöz, “1982-1991 dönemi BM Genel Sekreteri olan Perez de Cuellar’ın ‘iki toplumlu federal bir cumhuriyet’ temelindeki önerileri üzerinden 10 Eylül 1984-2 Mart 1990 arasında üç defa gerçekleşen görüşme ve oturumlarda sunulan önerileri ‘Türk lideri Denktaş’ın imzalamayı kabul etmesine rağmen’ Rum lider Spiros Kipriyanu’nun reddetmesi nedeniyle bir sonuç elde edilemedi. Bu arada GKRY’nin 3 Temmuz 1990’da Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu bu defa Kıbrıs Sorunu’na AB’nin de dahil olmasına sebep oldu.
1 Ocak 1992-31 Aralık 1996 döneminde BM Genel Sekreteri olan Mısır’lı diplomat Butros Gali de o zamana kadar yapılan çözüm planları ile görüşmeler üzerinden geliştirdiği Gali Çözüm Planı hazırlayarak 15 Temmuz 1992’de taraflara sundu. 37 Türk köyünün Rumlara devri ve Türk kesimi topraklarını %36,5’ten %28,2’ye düşüren planı baskı ile Türk tarafına dayatan Gali, önerinin KKTC meclisince 30 Temmuz 1992’de reddedilmesi ve KKTC’nin görüşmelerden çekilmesini dünya kamuoyuna haksız bir şekilde “Türk tarafı çözüm için istekli değildir” şeklinde lanse etti. 
Gali’nin haksız bir şekilde Türk kesimini suçlaması, Türk tarafına yüklediği olumsuzluk imajı, yıllar sonra yaşanacak olan Annan Planı’nı Rum kesiminin reddetmesi; Kıbrıs Türklerince kabul edilmesine rağmen dünya kamuoyu hafızalarından silememiştir.
GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” sıfatıyla AB’ye yapmış olduğu tam üyelik başvurusunun 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Kuruluş Antlaşması’na aykırı olduğundan hareketle KKTC’nin itiraz başvurusu, AB Bakanlar Kurulu Konseyi’nin ‘barışa ivme kazandıracağı’ gerekçesiyle kabul edildi. Nihayetinde 1 Mayıs 2004’te GKRY’nin AB’ye üyeliği gerçekleşti. 
AB, sorunları çözülmemiş ve görüşmeleri devam etmekte olan ve Kıbrıs’ta Rum ve Türk kesimi olarak fiilen iki parçalı bir yapı olmasına rağmen Rum Kesimini Ada’nın tamamı adına Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul etmesinde Türkiye’nin de hataları olduğu görülmektedir. Fakat Türkiye’de iktidarda bulunan Çiller Hükümeti Gümrük Birliği’ne katılabilmek için Yunanistan’ın vetosu ile karşılaşmamak adına Rumların AB adaylığına ses çıkartmaması, AB’yi ve Rumları her zamankinden daha fazla cesaretlendirmiştir. Zira Denktaş’ın 31 Ağustos 1998’de kalıcı barışı tesis için Garantör Devletler desteğinde Kıbrıs Konfederasyonu önerisine Rum tarafı; Türk askerinin Ada’dan çekilmesi ve Türklere %24 toprak kalacak şekilde bir federasyon teklifinde bulundu. 17 Eylül 1998’de Avrupa Parlamentosu da, Ada’nın askersizleştirilmesini sağlamak amacıyla, Türkiye’nin Kıbrıs’tan askeri güçlerini çekmesi için pratik adımlar atması çağrısı kararını açıkladı. Fakat Ada’da bulunan İngiliz üsleri ve askerleri hiçbir zeminde tartışma konusu bile edilmemiştir.” söyleminde bulundu.

Annan Planı Süreci
1 Ocak 1997-31 Aralık 2006 dönemi için BM Genel Sekreteri seçilen Kofi Annan, göreve gelmesinin ardından 1994’ten itibaren görüşmelerin kesildiği Kıbrıs konusunu gündeme almıştır diyen Cingöz şöyle devam etti; “Görüşmelerin yeniden başlaması için Kıbrıs Türk kesimi ile Rum kesimi liderlerine yüz yüze görüşme çağrısının ardından 13 Temmuz 1997’de New York’ta başlayan görüşmeler 11-16 Ağustos 1997’de İsviçre Glion’da devam etti fakat bir sonuç elde edilemedi. Ardından Denktaş Kasım 2001’de Rum lideri Klerides’e tekrar görüşme teklif etti. Bu gelişme Genel Sekreter Annan’ı,Kıbrıs Sorunu üzerine BM Genel Sekreterleri tarafından hazırlanan planların üçüncüsü olan Annan Planı’nı hazırlamaya yöneltti.
Bu süreç yaşanırken Yunanistan GKRY’nin AB’ye alınmaması halinde genişleme sürecini veto edeceğini açıkladı, 3 Kasım 2002’de Türkiye’de hükümet değişti, Adalet ve Kalkınma Partisi yönetime geldi. Denktaş’ın 2001’deki çağrısı ile başlayan ve 58 defa gerçekleşen ikili görüşmelerden de bir çözüm elde edilemedi. BM Genel Sekreteri Kofi Annan da Kıbrıs Adası üzerinde yaşayan Türk ve Rum halklarını Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında, bir anayasa ve hukuksal düzenlemeleri kapsayan Kapsamlı bir çözüm planı hazırladı. 
Hazırlayıcısına atfen “Annan Planı” adı verilen plan, Kıbrıs Sorunu üzerine yapılan bütün görüşmelerde uzlaşılan ve kısmen de olsa uzlaşı sağlandığı kabul edilen karar ve planların yeniden dizayn edilmesi, eklemeler ile daha kapsamlı hale getirilerek hazırlandı. Annan bu planı 11 Kasım 2002’de Türk ve Rum taraflarının liderleri ile 1960 Garanti Antlaşması’nın Garantör Devletleri Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin onayına sundu. Plan, 24 Nisan 2004 tarihinde yapılacak olan referanduma kadar; 11 Kasım 2002, 10 Aralık 2002, 26 Şubat 2003, 27 Mart 2004 ve 31 Mart 2004 tarihlerinde olmak üzere beş defa zirve toplantıları ile değişiklikler ve revizyonlar geçirdi.
Binlerce sayfadan oluşan Annan Planı’na göre Kıbrıs Rum Devleti ile Kıbrıs Türk Devleti eşit iki kurucu devlet ve her iki kesim için ayrı ayrı anayasası olan, Federal Hükümetin kullanacağı yetkileri açıkça belirlenmiş Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti adı ile bağımsız, feshedilemez, eşit statüye sahip iki kesimli, bir tek uluslararası tüzel kişiliği olan, federal bir devlet  olarak tanımlanmıştır. Muğlak bir çok hususu kapsayan maddeleri içeren Plan, çözülemeyen hususları referandum sonrasına bırakıyor ve AB müktesebatı içerisinde çözüleceği hükmünü içeriyordu. Bu muğlak maddeler başta Denktaş olmak üzere bazı kesimleri rahatsız ettiği için Plan’a karşı çıkmalarına sebep oldu. 
KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ın danışmanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal ‘Annan Planı Türk tezlerini yansıtmıyor’ derken, KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, planın çok ince tuzak ve oyunlar ile dolu olduğunu beyan etmiştir. Annan Planı; KKTC, GKRY, Türkiye ve Yunanistan’da iktidar, muhalefet ile özel ve tüzel kişilikler, gruplar olmak üzere her bir kesim tarafından değişik yaklaşımlarla değerlendirmeye tabi tutuldu ve hiçbirisinde ortak bir tutum sergilenemedi. Sonuç itibariyle taraflar tam anlamıyla ikiye bölündü. Türk kesiminden karşı çıkanlara göre özetle Annan Planı Türkiye’nin güvenliğini, Kıbrıs Türkünün egemenliğini, yaşama şansını ve insan haklarını korumadığı gibi garanti altına da almıyor, Kıbrıs Türk Kesiminin toprağını %29.2’ye düşürerek toprak iadesi yapılmasını, Türk askerinin çekilmesini, 60.000 Rum’un Türk tarafına yerleşmesini ve 160 imalathane, 442 ticarethane, 188 otel-lokanta, 553 kamu binasının Rumlara terk edilmesini öngörüyordu. Rum yöneticilerine göre ise BM Genel Sekreteri tamamen Türklerin görüşünü benimseyerek tarafların eşitliği kavramını Plan’a eklemişti. Bu durumdan Rum Lider Papadopulos rahatsızlık duymaktadır. Fakat en önemlisi Rum tarafı bütün Kıbrıs’ı temsilen AB üyelik sözünü almıştı. O nedenle Annan planına itibar etmemiştir.
Genel manada hem Türk kesiminin hem de Rum kesiminin memnun edici özellikler taşımadığı bir ortamda ABD, İngiltere ve AB’nin baskıları ile her iki tarafında Evet demeye zorlanmasına rağmen, çözüme değil çözümsüzlüğe sebep olacak olan referandum eş zamanlı olarak 24 Nisan 2004 günü gerçekleşti. KKTC Türklerinin %64,9 Evet, Rum kesiminin %75,8 Hayır dediği sonuç yıllarca Denktaş’ı ‘uzlaşmazlıkla’ suçlayan ABD ve AB’yi şaşırttı. Fakat en fazla şaşıranlardan birisi kuşkusuz dönemin KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat olmuştur. Zira ısrarla ‘Evet denilmesini savunan Talat’ın; Evet diyecek olan Türk kesimi ödüllendirilecek, Hayır diyecek olan Rum kesimi cezalandırılacak söylemleri gerçekleşmemiş, bilakis Rum tarafı ödüllendirilerek 1 Mayıs 2004 tarihinde AB üyesi olmuş ve hedefine ulaşmıştır. Rum kesiminin Hayır oyu kullanmasının şaşkınlığını yaşayanlardan birisi de tabi ki Annan olmuştur. Annan 28 Mayıs 2004 tarihli İyi Niyet Misyonu Raporu ile başarısızlığın sebebinin Rum kesimi olduğunu, KKTC’nin devlet olarak tanınmamakla birlikte, Türk tarafının ambargo ve tecritten kurtarılması gerektiğini açıklamış olsa da ilerleyen süreçte AB ülkelerinin de ambargoları art arda gelmiştir. Annan Misyon Raporunda Rum kesimini suçlarken, daha sonra Türkler Evet demekte geç kaldılar diyerek yine Türkleri suçlamayı tercih etmiştir.”

2010 Sonrası Münhasır Alan Mücadelesi
Annan Planı’nı reddetmelerine rağmen GKRY’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adıyla AB’ye üye olması bölünmüş olan iki toplumun ve Ada’da bölünmüşlüğün sürmesine sebep olduğunu dile getiren Cingöz, “Çünkü bu durum AB tarafından Ada’ya sağlanan haklardan Türk kesiminin yararlanamamasına, sorunlar yumağının çözülmesi yolundaki engellerin artmasına ve daha da önemlisi Rum kesiminin çözüme yanaşması için bir sebep kalmamasına neden olmuştur. 
AB üyesi olmuş GKRY, Türkiye’nin AB üyeliğine giden süreçte Veto yetkisi gibi bir kozu eline geçirmekle hem Kıbrıs Türk kesimine hem de Türkiye’ye karşı önemli mevzi kazanmıştır. Yıllarca çözümsüzlüğün sebebi olarak gösterilen Türk kesimi Evet demiş olmakla bile cezalandırılan taraf olmuştur.
Süreç Rum kesiminin lehine işlerken 2010’dan itibaren Doğu Akdeniz açıklarında doğalgaz ve petrol yataklarının keşfedilmesiyle birlikte ortaya bir de münhasır alan sorunu çıkmıştır. 
Türkiye zaman geçirmeksizin hem kendi hem de KKTC’nin hak ve çıkarlarını korumak için yaptığı hamleler karşısında ilk etapta GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle (BAE) eksenli ittifak oluşturulmuştur. Her geçen gün yeni enerji sahalarının keşfedilmesi, ABD, İtalya ve Fransa merkezli AB başta olmak üzere küresel güçlerin de bölgeyle ilgilenmesine sebep olmuş ve oluşan ittifaklar tarafından Türkiye güneyden kuşatılmaya başlanmıştır. Bu kuşatma ile müşterek hareket eden ittifak güçleri ilk etapta Türkiye’yi durdurmayı hedeflemişlerdir.
Tespit edilen doğalgaz ve petrol sahalarının paylaşım problemleri nedeniyle sıklet merkezi Doğu Akdeniz sahası olmak üzere; Atlantik’ten Avrasya’ya, Afrika’dan Karadeniz’e çok geniş sahalara uzanan ekonomik ve siyasi alanda yeni ittifaklar oluşmasına sebep olurken, 67 yıldır NATO üyesi Türkiye dışlanmaya başlamıştır. Yıllarca NATO çatısı altında dost(!) ve müttefik(!) olarak Türkiye’nin yanında görülen ülkelerin Türkiye’ye karşı birleşmeleri safların yeniden belirlenme hamlelerine sebep olmuştur. 
Türkiye, 2019 yılının Mart ayında düzenlediği “Mavi Vatan Tatbikatı” aracılığıyla, gerektiğinde savaşmayı da göze alabileceğini ve bölgede bir oldu bitti yapılmasına izin vermeyeceğini net bir biçimde ortaya koymuştur. Dolayısı ile 1990’larda Doğu Bloğu’nun dağıldığı gibi, NATO da dağılma süreci mi yaşayacak? sorusunu akıllara getirmiştir. Zira uzun bir süredir ABD eksenli olarak NATO müttefikleri ile yaşanan sorunlar nedeniyle Türkiye; Rusya, İran ve Çin ile yeni ittifak arayışları içerisine girmek zorunda kalmıştır. 2010’dan beri devam eden Suriye olaylarının seyri içerisinde ABD’nin PYD/YPG/PKK terör örgütünü silahlandırması, Doğu Akdeniz’de yaşanan güç mücadelesi, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemleri alması ve Ankara konuşlanması ile yaşanan süreç; Türkiye’yi NATO yani Batı ile Doğu arasında seçim yapma aşamasına getirmiştir.” söyleminde bulundu.

Kıbrıs uyuşmazlık meselesidir
Kıbrıs, Türkiye ve Türkler için bir sorun değil; uzlaşmazlık, uyuşmazlık meselesidir diyen Cingöz sözlerini şöyle sonlandırdı; “Bu meselenin çıkış noktası; Enosis’i gerçekleştirebilmek için Kıbrıs Rumlarının 1955’te kurdukları EOKA terör örgütü vasıtasıyla yıllarca beraber yaşadıkları Türkleri türlü eylemlerle sindirme ve Ada’yı terk etmeye zorlamak amacıyla başlatılan olaylar ve 1960 yılından itibaren de Türklerin imhasını ön gören Akritas Planı’nı uygulamaya koymalarıdır. 
Kıbrıs’ta yaşananları ‘sorun’ olarak niteleyenler Rumlardır. Türkler açısından özellikle 1963-1974 döneminde yaşanan ve katliam boyutuna varan olaylara ‘sorun’ denilebilir. Fakat Barış Harekatı’ndan sonra oluşan fiili iki egemen devlet vardır. Türk kesiminde var olan bağımsız KKTC’yi sorun eden Rum kesimi ve Batı’dır.” 

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu haber henüz yorumlanmamış...

Benzer Haberler
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Ticari Hayat