MENÜ
Ankara -3°
Ticari Hayat
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
CEMİYET İLE CEMAAT ARASINDAKİ FARK
Mustafa YILDIZ
YAZARLAR
5 Eylül 2019 Perşembe

CEMİYET İLE CEMAAT ARASINDAKİ FARK

Aynı tabloda olmalarına rağmen, fertlerin bir araya gelmesinden oluşan, birlikte çeşitli ortak menfaatlerde buluşma ortamı sağlayan, aynı kültürü paylaşan ve aynı coğrafyada, aynı topraklarda yaşayan toplum (Cemiyet) ile aynı duygu ve düşüncelerle aynı his ve heyecanı taşıyan, aynı değer ve dramları ortak payda kabul eden/edebilen, müşterek hedefleri olan bireylerin bir araya gelerek meydana getirdiği/oluşturduğu topluluk (Cemaat) arasında fark vardır. 

Şöyle ki toplum içinde insanlar; “Menfaat araçlarıyla birbirine bağlı/bağlanmış veya benzer saiklerle birbirinden ayrılmış, birbirlerini tanımayan isimsiz birer toplumun üyeleri” iken, toplulukta ise insanlar; “Müşterek düşünce ve fikir ile karşılıklı itimatla yekvücut olmuş/olmaya çalışan birbirlerine bağlı kardeşler, dostlar” olarak yerini alırlar.

İnsanlar toplumun içine/içinde doğarlar zira tercih hakları da yoktur, olamaz da. Ancak, topluluğu (Cemaati) insan kendi tercihi ve iradesini devreye koyarak arar bulur.Toplumda hayatını sürdürmek bir nevi mecburiyetten kaynaklanırken, toplulukta ise isteyerek, rızaya dayalı olarak yapılan tercihler gönüllülük esasına binaen yapılır.

Toplumdaki her birey konumunu kendi çıkar ve menfaatini koruma ve kollama ile sınırlandırırken, toplulukta kardeşlik/yarenlik duyguları daha baskın olduğundan yeterli derecede olmasa da adalet ve paylaşım daha fazla öne çıkar.

Kişi zaman zaman toplum içinde kendini yalnız, korumasız/savunmasız hissederken, topluluğa mensubiyet duygularıyla bağlı olan kişi kendini aileden saydığından daha fazla güvende ve emniyette hisseder. 

İçinde yaşadığınız toplumla müşterek bir bağınız ya çalıştığınız işyerinizdir, ya da bindiğiniz bir toplu taşıma aracı veya topluca kutlanan eğlence mekanlarıdır. Sinema, tiyatro veya maç izleme için paylaşılan stadyumlar vs. gibi ortamlardır.Ama sınırlı olan bu sürenin sona ermesiyle yabancı birer bireyler gibi herkes hanesine geri döner.

Oysa toplulukta kollektif emeklerle hedeflenen gayeye ulaşma çabası içine girildiğinden, kişi kendini sürekli takipte ve otokontrol altında hisseder. Fiziki ayrılıklar olsa da, ruhsal birliktelikleri devam eder.

Toplumda her birey şahsi yeteneklerini kullanırken karşılığında maddi bir menfaat beklentisi içine girer/girebilirken, toplulukta elde edilen çıkar ve menfaatler paylaşım esasına göre ve topluluk yararına kullandırılır.

Ayrıca, kişinin toplumda heva ve hevesini tatmin, arzularını gerçekleştirme isteği; bireyin sarf edeceği eforla ve karşılaşacağı meşakkatleri kendi emeğiyle üstesinden gelmesinden geçerken, toplulukta yardımlaşma ve paylaşım söz konusu olduğundan, kişi daha az enerji sarf ederek beklentilerine daha çabuk ulaşabilmektedir.

Bütün dinlerin gayesi insanları toplum haline getirmek, bireyi ve mensubu olduğu topluluğu da (Cemaati) toplumla özdeşleştirmek ve birliği (Vahdet) sağlamak/oluşturmaktır. Bir yönüyle dinler; “Her şeyin toplum için” olmasını ister.Bireysel algı “Her şey benim ve topluluğum için”e dönüşürse şayet artık birlik ve beraberliği (Vahdeti) oluşturmanın ütopya haline döneceğini bilir.

Felsefik Entelektüel söylemle söylersek şayet dinlerin maksadı; “Heterojen toplum” değil, “Homojen toplum” oluşturmaktır.

İnsan tabiatı gereği arzuladığı dünyevi ni’metlere ulaşma isteği bazen karşı koyulamaz derecede artış gösterebilir. Bu istek ve arzular topluluk içine dahil olmakla daha kolay ve mümkün hale gelme ihtimalinin yüksek olması, kişileri Sivil Toplum Kuruluşu ismi altında topluluklar kurmaya sevk eder/ediyor.

Geçmişte de var olan/olmuş yönetimin ulaşmadığı/ulaşamadığı, eksik kalan, gözden kaçan toplumsal hizmetleri sadece bu boşluğu doldurmak, sevap kazanmak ve hayır duası almak için kurulan STK’lar, (Hilful Fudul gibi) birere araçlar iken, maalesef günümüzde kuruluşları itibariyle legal olan, ancak bir araya geliş niyetleri ile yaptıkları faaliyetlere bakılınca, adeta çıkar ve menfaatin amacı haline dönüştüklerini söylemek mümkün. İstisnalar mutlaka vardır. 

Bunu da sadece insan tabiatı gereği görmek veya sadece böyle yorumlamak ya safdillik olur, ya da bazı şeylerin üstünü örtmek anlamı çıkar. Çünkü toplumda bu kadar yaygın hale gelmesi mevcut iktidarların tarih boyu iktidarda kalma adına bir nevi bilinçli olarak menfaat ve çıkarcı şebeke guruplarının sesini kısmada kullanmak için açık bıraktıkları kapı ve adeta sistem haline getirdikleri bir metod olarak pratikte uyguladıkları politik gerçeklik olduğunu görebiliyoruz artık.Üstelik iktidarlar tarafından bırakın bu konularda önlem almayı, bilakis sadakatleri oranında teşvik bile edildiklerini söyleyebiliriz.

Menfaat devşirme, ihale takip etme, bürokrasiyi kontrol altında tutma STK’lara devredilirse veya toplumda böyle bir algının oluşumuna zenin açılırsa şayet, bu sefer imkanları paylaşma dar çerçeveye indirgenir ve zamanla STK’ların içinde bile zorunlu olarak sayı azaltılarak çeteleşmeler başlar. Yani “İnsan insanın kurdu” olur. Bugün de yaşanan, yöneliş, gidişat sanki bu yöndedir.

Bu oluşumlara zemin hazırlama, zirveye gitme yolu budur diye yapılan/yapılacak teşvik ve yönlendirmeler, ehliyet ve liyakat prensibinin ortadan kalkmasına, adalet terazisinin bozulmasına, toplumsal homurdanmaların başlamasına, kopmaların ayrılıkların yaşanmasına yol açması kaçınılmaz olur/olacaktır da.

“Sen onları birlikte sanırsın, oysa kalpleri darmadağınıktır.” (Haşr:14) ayetinin muhatabı müşrikler iken, aynı akıbet bugün inanan kesimler arasında da görülmektedir.

Peki çözüm nedir? diye soru soranlar elbette olacaktır. Bu yazının konusu olmadığından şu kadarını söylemeyle kifayet edelim. Öncelikle inanan insanlar böyle bir sorunun ve daha başka sorunların da var olduğunu görüp kabul etseler/edebilseler, sorunların yarısını zaten çözmüş oluyorlar. En azından ”Böyle bir tehlike var!” dendiğinde pencereden aşağıya bakarak hani nerde? denilirse şayet. Demek ki “Konuşmaya gerek kalmamıştır.” O zaman zaten baştan kaybetmişiz demektir.

Anlatımlarımızdan ümitsizlik, yılgınlık anlamı çıkmamalıdır. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk olsun.” (Al-i İmran:104) hükmü yalnız başımıza kalsak da yapmamız gerekeni en güzel şekilde özetlemektedir.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Ticari Hayat