MENÜ
Ankara 17°
Ticari Hayat
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
KİŞİ KENDİNİ HESABA ÇEKTİĞİ GİBİ, TOPLUMDA KENDİNİ HESABA ÇEKMELİDİR
Mustafa YILDIZ
YAZARLAR
31 Ocak 2019 Perşembe

KİŞİ KENDİNİ HESABA ÇEKTİĞİ GİBİ, TOPLUMDA KENDİNİ HESABA ÇEKMELİDİR

Tarihin hemen her döneminde yönetimden veya toplumun hal ve gidişatından şikayetlerin sürekli var olduğunu biliyoruz. Belkide tarihinin en rahat, en bereketli dönemini yaşayan “İslami Camia”ya mensup cemaat, dernek, vakıf vs. gibi organize olmuş Sivil Toplum Kuruluşları’nda son dönemlerde bir şikayette bulunma hastalığı zuhur etmeye başladı.
Grupların hemen hemen hepsinin “Şekva” ettikleri, endişe duydukları hususların da ekseriyetle benzeri şeyler olduğunu, özelde de “Kardeş birimler” diye vasıflandırdıkları camialardan daha fazla yakındıklarını/muzdarip olduklarını gözlemleyebiliyoruz.

Halbuki, dini sorumluluk taşıyarak bir araya gelmiş, gerek ülke ve gerekse Orta Doğu ölçeğindeki Müslüman kitlenin içinde bulunduğu mevcut hazin/zelil vaziyeti bir problem olarak görerek, çözüm üretmeye çalışan yüzlerce grubun (Dernek, Vakıf, Tekke, Parti vs.) var olduğunu da biliyoruz. Bu grupların belli zamanlarda “Vahdet’e çağrı” ismi altında birbirlerine davetlerde bulunduklarına da şahit oluyoruz.

Ancak, yapılan şikayetlere ve önerilen çözümlere bakıldığında takip edilen metodun, yine tarih boyu akıp gelen geleneksel damarın devamı niteliğindeki tutum ve tavırların adeta kopyaları şeklinde, bir nevi başka versiyonlarla tekrarları olduklarını görüyoruz.
Şayet maksat, yerinde “Patinaj” yapmak değilde, çözüm bulma, sonuç alma odaklı olacaksa eğer; demokrasi ile idare edilen ülkelerde sesini gür çıkaranların, sayısal çoğunluğa sahip olanların, organize olabilenlerin iktidarlara karşı sorunlarını dile getirebildiklerini, muhatap kabul edildiklerini ve sonuç alma ihtimallerinin daha yüksek olabildiğini herkesin biliyor olması gerekir sanırım.
Yani, hak arama, talebini duyurabilme, yaptırım gücü elde etme, baskı unsuru olabilme, yanlışlara set çekebilme  vs. gibi gaye ve amaç ile faaliyet gösterenlerin güçlerini birleştirmeleri, istemeyerek de olsa “Voltran” oluşturmaları zorunlu olmaktadır.

Bu zorunluluk sadece sistemin yönlendirmesi ile vatandaşın mecburen bu yola sevk edilmesinden kaynaklı değil, aynı zamanda inanç temelli olup, zorunlu ve yapılması gerekli olan bir davranıştır.
Mesela, Enfal: 46; “Birbirinizle çekişmeyin kuvvetiniz gider”, Al-i İmran: 103; “Allah’ın ipine topluca sarılın, parçalanıp ayrılmayın” emirlerinin herkesin anlayacağı şekilde ayan-beyan ortada olmasına, nelere işaret ettiği de bilinmesine rağmen, ısrarla adeta yok hükmünde farz edilerek dikkate alınmaması, ayrışmaların/bölünmelerin devam ediyor olması, geçmişten de ibret alınmamasını anlamak mümkün değil.
“Vahdet”in (Birliğin) oluşumunu engelleyen sebepleri oluşturan, eksik bırakılan, yapılması veya yapılmaması gerekenlerin birkaçını özet olarak öneri babında şöyle sıralayabiliriz;
-“Geçmişte de olduğu gibi her örgütlenmiş oluşum toplanma adresi “Benim bulunduğum yer” derken, reçete olarak da “Bizim sunduğumuz görüş”tür diyerek, yıllardır bütünleşmenin önündeki en büyük engel olarak görülen basit ama önemli bu tavır ve geleneğin günümüzde de aynen devam ettirildiğini görüyoruz.

-Zaman zaman karşılıklı yapılan dostane çağrıların “Adet yerini bulsun” babında olup, samimi bir niyetle yapılmadığından, yapmacık ve göstermelik olduğundan pek karşılık bulmadığı da ortadadır, bulduğu vaki de değildir. Bireysel bazda böyle olduğu gibi, büyük organizasyonlarda da durum aynıdır. 
-Bir zamanlar bir camia için şikayet ve küçümseme kastıyla söylenen “Bizim oğlan bina okur, döner döner yine okur.” tekerlemesinin şimdi bütün İslami hizmet yapan gruplarda da benzeri şekilde tekerrür ettiğini söyleyebiliriz.
-Bu “Kısır döngü” nedeniyle yıllardır İslami faaliyetlerde bulunan birçok cemaat sadece üyeleriyle kendini sabitlediğinden, farkında olmadan “Getto”laşarak kendileri gibi düşünmeyenleri kafir, münafık, zındık, fasık gibi… sıfatlarla itham etmeye başladılar. (İstisnalar tabi ki var.) Artık kendileri dışındakileri “Ötekiler” olarak gördüklerinden, dar bir alana sıkışarak, etraflarını da örerek toplumdan soyutlandılar. Sayıları da hiç artmadı/artmıyor da, bilakis her geçen gün azalıyorlar. 
- “Küçük olsun benim olsun” felsefesi çöktü artık. Sürekli karşıdan fedakarlık yapmayı bekleme dönemi de bitti. “Bana göre” literatürden kalktı artık. “Bize göre” dönemi şimdi.  “Bana gel”in karşılığı da yok, sen herkese gideceksin. “Her şeyi bilen bir liderin kararları işi götürür” yok artık, müşterek alınan kararların daha bağlayıcı ve daha kapsamlı olabiliyor. Al-i İmran:159 ; “İşlerinde onlara danış” emrini insanımız görmeli, “Müşterek akıl”ın aldığı kararları devreye sokmalı.
-Cemaat olup sınırlı kalıplar içinde “Marjinal” kalma dönemi de bitti. Artık cemiyet olup herkesi kucaklama zamanı.  “Adresimiz belli olsun”, “Oturacak yerimiz olsun” gayesiyle edinilen mekanlardaki hizmetlerin de o niyetlerle sınırlı kaldığını, topluma yayılmadığını, beklenen faydanın da elde edilmediğini görmek/görebilmek gerek artık.

-Sadece kendine yapılan zulmü görmekte yetmiyor, kim olursa olsun, kimden gelirse gelsin, nerede yapılırsa yapılsın bütün zulümlere karşı aynı tavrı takınmak ve aynı tepkiyi göstermek gerek. 
-Aktif görev yapan makamları “Bizden olan”a dağıtır, “Ehil olan”a vermezsen, Nisa:58 ; “Allah emaneti ehline vermeyi emreder” hükmünü ihmal edersen, zamanla yanında ehliyetli ve liyakatlı kimseyi bulamaz başarı da elde edemezsin.
-Mensuplarını sadece kendi kaynaklarınla beslersen, ufku dar kalmaya mecbur ve mahkum olursun. Zira  “Amatörce düşünmek” şiarımız olmalı ancak “Profesyonel” olarak çalışmak zorunda olduğumuzu da kabul etmek gerek.
-İlmi sadece “Meal”i okuma ve “Tefsir”den yorumlamadan ibaret sayar, Fen ilimlerinden bi haber kalırsan “Yobaz” olmaya mecbur ve mahkum olursun.
-Sadece kendi işinle değil de, her işle meşgul olmaya kalkarsan da hiç bir işini bil hakkın yapmazsın/yapamazsın. Günümüzde olduğu gibi birçok İslami grup, “Ticaret mi yapıyor, yoksa İslami faaliyet mi yapıyor?” beklenti “Manevi kazanç mı?” yoksa “Rant mı?” belli olmadığı gibi…”

  Bunlara ilaveler yapmak elbette mümkün. Uzatmama adına bu kadarını yeterli görüyorum. Yukarıda sayılanların tamamı yaşanan/yaşanmış, sonra da “Keşke” yapmasaydık denilen şeylerdir.
 Sonuç olarak diyorum ki; (1) bir’in daima değeri birdir. Ama üç tane bir yan yana gelirse (111) yüz on bir eder yekün teşkil eder. Bin keşke, bir para etmez. Düştüğümüz hataları tekrar etmenin, denenmiş şeyleri de tekrar denemeye kalkmanın faydası olmaz/olmuyor. Sürekli “Kurban”lar veren neden hep biz oluyoruz? Mü’min, bir delikten iki sefer ısırılmaz/ısırılmamalı artık.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2020 Ticari Hayat