MENÜ
Ankara 11°
Ticari Hayat
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
SİVİL VE MİLLİ ANAYASA  YAPMA GEREĞİ
Mustafa YILDIZ
YAZARLAR
10 Haziran 2021 Perşembe

SİVİL VE MİLLİ ANAYASA YAPMA GEREĞİ

İnsan; yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç duyduğu şeylerin tamamına bir anda kavuşmak ister. Hedefine çabucak ulaşmak içinde sağa-sola başvurmaya başlar. Bu çabaları sürerken bu arada kendi acziyetini de fark eder. Sonra, gücünün de belli bir yere kadar olduğunu o da kabullenir. Zira yaşam koşulları o’na, başkasına muhtaç olduğunu/olabileceğini yaşatarak öğretir. İnsan, yalnız başına yaşamayı da göze alamadığından, çaresiz bir toplulukla birlikte yaşamayı, kamusal alanları da birlikte paylaşmayı istemeden de olsa kabullenmek zorunda kalır.

Mesuliyet yüklendiği andan itibaren ihtiyaçlarını karşılama telaşına giren insan, maişetini tek başına temin etmek zorundaysa şayet, zamanla yaşamı ona yorucu gelir, kalabalıklar içinde yaşadığı halde yine de kendini yalnız, biçare ve aciz olarak görmeye başlar. Bu defa da kendine destek olacak, onu koruyacak/kollayacak manevi bir güce, bir şefkat eline ihtiyaç duymaya başlar. Yani, ona manen güç verecek, motivasyon yükleyecek bir sığınak yeri aramaya başlar. Kendini daha güçlü görme, güvende hissetme ve yalnızlık korkusunu yenme gibi psikolojik kaynaklı endişelerini kafasında bitirmek amacıyla bir yerlere mensup olma, bir yerlere ait olma gereği duyar.

Manen gereksinim duyduğu bu hissiyatını giderme umuduyla çareyi önce ailesinde, aileyi yetersiz bulunca da ya bir partiye ya bir derneğe veya bir vakıfta yahutta STK benzeri sosyal faaliyetler yapan örgütlü sivil oluşumlarda aramaya başlar. İnsanlardan kurulu bu oluşumlara katılması, kendisini manen güçlü görmesine, yalnızlığını giderdiğini, duygularını paylaşacak kendi gibi düşünen birilerinin de var olduğunu görerek mutlu olur ve rahatlar. Dolayısıyla bu ortamlara dahil olmayı kişi bireysel zorunlu bir ihtiyacı gibi algılamaya başlar.

Kişi mevcut örgütlü kurum ve kuruluşlara dahil olunca sanki kendine manen güç yüklenmiş gibi motive olur. Ruhsal olarak kendini boşlukta hissettiği, maddi ve manevi yönden eksik bulduğu kimi sorunlarını buralarda karşılayacağı ümidiyle örgütlenmeyi adeta zorunlu bir gereklilik olarak görür. Bu tasnif ve bloklaşmayı elbette toplumu ayrıştırmak için yapmaz. Bilakis toplum içinde var olan farklı statülerdeki sosyal sınıfların kendi çıkar ve menfaatlerini gözetme ve savunma, toplumun bir parçası olma bilinciyle temsil ettikleri grubun haklarını koruma ve kollama adına teşkilatlanarak varlıklarını daha rahat sürdürdüklerine inandıkları için bir araya gelirler.

Toplumun tüm sosyal sınıfları ile her kademedeki insanı arasında sosyal dengeyi sağlamak, haklarını korumak, adaleti gözetmek, kişilerin can ve mal güvenliklerini sağlarken çıkacak sorunları telafi etme/çözme, var olan sorunların ise en aza indirilmesi gibi temel problemlerin giderilmesi, toplumun müşterek beklentilerine çözümler üreterek hakem görevi yapacak/yapabilecek bir otoritenin toplumu idare etmeye de muktedir olacak/olabilecek örgütlenmiş bir üst kuruma yani, ‘’Devlet’’ kurumunun varlığına ihtiyaç duyulur.

Sınırları belirlenmiş bir coğrafyada yaşayan tüm bireylerin hatta toplumun tamamı tarafından bir şekilde katkı sağlayarak ayakta tuttukları, profesyonel elemanların görev yaptıkları, yasalardan aldıkları yetkiler ile yaptırım ve ikna gücü olan, toplumun sevk ve idaresinden sorumlu, devamlılığı adına da anayasal yetkilerle donatılmış bir üst yapı olan ‘’Devlet’’ kurumu zaruri olarak ortaya çıkar.

Devlet; mahiyetindeki vatandaşlar arasında din, dil, ırk, renk gözetmeden herkesin can ve mal emniyetini, din ve inanç seçme özgürlüğünü, aklını ve neslini korumayı, seyahat etme hakkını, yerleşme ve mülk edinme haklarını, düşüncesini özgürce ifade etme ve örgütlenme ile eğitim hakkı vs. gibi hakları doğuştan kazanılmış temel insan hakları olarak görerek, güvence altına almak gibi görevler ile donatılarak toplumu adaletle yönetmeyi asli bir görev olarak üstlenir.

Ancak buna karşın, ‘’Vatandaşın örgütlenmiş hali’’ diye de tarif edilen devletin soyut bir kavram olması nedeniyle, halk tarafından farklı anlamlarda da anlaşılmıştır. Mesela, kimileri devlete dini ve ideolojik anlamlar yükleyerek devleti ‘’Kutsal’’ bir varlık gibi görmüş ve adeta kutsamış, kimileri de; dünyevileşmenin bir aracı, yasaların verdiği yetki ve tasarruf haklarını kişisel menfaati için  kullanma ve hırsını tatmin etme yeri, kimilerince de egoların tatmin edildiği makamlara sahip olma aracı, kimileri de hasımlarından intikam alma gücünü kazanma vasıtası gibi görüp, devlet otoritesini bu amaçlar için kullanmış ve devlet kurumunu istismar etmiştir.

Kimileri de, toplumu ve insanı dahil hatta tüm insanlığa hayırlı hizmet etme/edebilmek adına görevleri ifa etme kolaylığı sağlayan, yararlı bir aygıt olarak görmüştür devlet kurumunu. Bazıları da ‘’Devletin dini yoktur, devletin dini adalettir.’’ diyerek özet olarak bir cümleyle devleti ve amacını tarif etmeyi yeterli görerek öyle tanımlamışlardır.

Devleti yönetenlerin; adaleti esas alan, kahir ekseriyeti memnun edecek yasalarla sistemi kalıcı hale getirmeleri önem arz eder. Zira, devlet denilen aygıtın idaresini uyulması zorunlu ve kalıcı bir sistem haline getirip, yazılı metinlerle devamlılığı sağlanmaz da uygulanacak yasal düzenlemeler sadece insanın insafına terk edilmesi halinde, yasa yapanların öncelikle kendisini koruma altına alacakları, belli bir zümreyi de korumaları kaçınılmaz olacaktır. Bu ayrımcılık pratik hayatta adaleti sağlayamayacağından, bir zaman sonra da toplum içinde tekraren ayrışmaların, kutuplaşmaların ve ötekilerin ortaya çıkmasına sebep olur. Zira malzememiz insandır, İnsanın da kendine yontması, nefsini düşünmesi de kaçınılmazdır.

Öyleyse, yapılacak her türlü yasal düzenlemeler hiçbir sosyal sınıfın, ırkın veya herhangi bir kurum ve kuruluşun insafına asla bırakılmaz, bırakılmamalıdır. Yapılacak yasal düzenlemeler insanı ilgilendirdiğine göre, insanı merkeze alan, onu en iyi tanıyan ve bütün insanlara eşit uzaklıkta olan, değişmez kuralların kaynağından faydalanarak, hikmet ve bilimsel verileri de göz önüne alarak her kesim insanı kapsayacak bir anayasanın yapılması çok daha uzun ömürlü olacağı da unutulmamalıdır. Ayrıca, uzun yıllar döneminin en istikrarlı yönetim şeklini temsil eden/edebilen, geleneksel ve tarihi birikimimizin kodlarını da devreye sokarak kendimize ait milli ve yerli bir anayasayı hazırlamaya bilgimizin de, potansiyelimizin de yeterli olduğunu ve gelecek nesile karşı bu anayasayı yaparak miras olarak bırakmanın mevcut yöneticiler için tarihi bir görevleri ve ödenmesi gereken borçları olduğu da unutulmamalıdır.

Özetle diyoruz ki, iç barışın tesis edilmesi, çoğunluğun memnun kalacağı, razı olacağı, rıza göstereceği, imtiyazların olmadığı, kullanılan dilin sade ve anlaşılır olması, yasalar önünde herkesin eşit sayıldığı ve uygulamalarda da bunların görünür kılındığı, adaleti gözü kapalı herkese uygulayan, ciltlere sığdırmadan (Amerikan Anayasası giriş bölümü 7 yedi maddeden müteşekkil olup, 1791 yılından beri halen geçerliliğini korumaktadır.) sade bir anayasanın yapılması tarihi bir zorunluluk olduğu/olacağı da unutulmamalıdır.Yani unumuz da, şekerimiz de var. Artık zaman, gereğini yapma zamanıdır diyoruz.

--------------------------------------

Bilgi için okuma parçası:İsveç Başbakanı Olof Joachim PALME’nin 28 Şubat 1986 yılında sokakta vurulması (59 yaşında), 2013 yılına kadar 33 yıl Kraliçelik yapan halk arasında kısaca Beatrix ismi ile anılan kraliçe (Beatrix Wilhelmina Armgard van Oranje-Nassau van Lippe-Biesterfeld) halkın uğrak lokantalarında resmi protokolsüz sürekli yemek yiyebilmesi, Almanya Şansölyesi (Şansölye:Roma İmparatorluğu toprakları üzerinde kurulmuş çeşitli ülkelerde değişik zamanlarda ve değişik isimler anlamında kullanılan bir görev isimlendirilmesi. Bizdeki karşılığı; Başbakanlık) Angela Dorothea MERKEL’e sorulan ‘’ Neden aynı elbiseyi sık kullanıyorsunuz?’’ sorusuna verdiği cevapta ‘’Ben manken değilim’’ demesi, niye evinizde yatılı hizmetçiniz yok? Sorusuna da; ‘‘İşleri eşimle birlikte hallediyoruz’’ demesi manidardır.Bizim neden koruma ordularımız bitmez acaba? İran Şahının özel ordusu vardı sonuç? Kaçacak ve sığınacak yer bulamadı.Bizdeki bu mevki ve makam şehvetinin artık törpülenmesi gerekir.

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar

   Bu yazı henüz yorumlanmamış...

Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2021 Ticari Hayat