MENÜ
Ankara
Ticari Hayat
PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
TÜRKİYE’NİN NÜKLEER SERÜVENİ
İsmail CİNGÖZ
YAZARLAR
9 Ekim 2019 Çarşamba

TÜRKİYE’NİN NÜKLEER SERÜVENİ

Ülkelerin gelişmesi, sanayi ve ekonomik atılımlarını gerçekleştirebilmesi için enerjiye sahip olmaları gerekir. Coğrafi şartlar ve yeraltı kaynaklarına sahip olmanın yanında bu kaynakları kullanabilme imkân ve yeteneklerine göre ülkeler enerjiyi ya kendileri üretirler ya satın alırlar. Üretemeyip satın alabilmek için de ekonominin güçlü olması şarttır. Satın almanın da dışa bağımlı olmayı birlikte getirdiği unutulmamalıdır.

Enerji başlıca; hidroelektrik, jeotermal, rüzgâr, güneş ve fosil yakıtlarla elde edilmektedir. Fakat günümüzün gelişmiş ülkeleri nükleer santraller vasıtasıyla da üretmektedirler ki nükleer enerji üretimi yapılırken, diğer kaynaklardan elde edildiği süreç gibi; suyun debisi, malzemenin kalitesi, güneşin mevsimsel hareketleri, rüzgârın şiddeti gibi durumlarla karşılaşmadığı için olağanüstü bir durum olmadığı sürece enerji üretimi süreklilik kazanmaktadır. Çünkü 7 gün 24 saat iklim ve meteorolojik koşullara bağlı olmaksızın çalışabilen nükleer güç santralleri kapasite faktörü yaklaşık %90 ve işletme ömrü yeni nesil nükleer santraller için 60 yıl[1] olmaktadır.

Nükleer enerji ekonomi için de önemlidir. Zira yaygın doğal rezervleri, laboratuvar ve üretim safhasından hemen sonra nakledilebilirliği, elektrik başta olmak üzere, ısınma, aydınlanma, endüstri, tıp ve silah sanayii dahil ekonominin hemen her safhasında kullanılabilirliği[2] vardır. Nükleer enerji barışçıl amaçlarla kullanıldığı sürece zararsızdır.

Tabi ki nükleer enerji üretimi için yapılacak santralin inşası, işletimi, sökümü ve atık yönetimi ile ilgili tüm faaliyetleri sırasında uluslararası mevzuatlara riayet edildiği sürece iklime bir zararı olmaması, sera gazı salınımına yol açmaması nedeniyle de zararlı olmadıkları bilinmektedir. Elbette santralin kurulacağı sahanın fauna ve flora gibi birçok alanda çalışmaları da yapıldığı[3] dikkate alınırsa nükleer santraller kimi çevrelerce bahsedildiği kadar tehlikeli görülmemektedir.

Nükleer kelimesi ilk kez İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde 6 Ağustos 1945 Hiroşima, 9 Ağustos 1945’te de Nagazaki’ye atılan atom bombalarıyla duyulmuş olsa da barışçıl amaçlı olarak nükleer enerji çalışmalarının 1930’larda başladığı bilinmektedir. “Atom bombasının babası” adı verilen birkaç insandan biri olan İtalyan fizikçi Enrico Fermi Chicago Üniversitesi’nde 1942 yılında ilk deneysel tesisi kurmuş olsa da ilk enerji üretimi 20 Aralık 1951’de ancak birkaç ampulü yakabilecek kadar olabilmiştir. Fakat ticari amaçlı nükleer enerji üretimini 1954’te Rusya devreye sokmuş, 1956 yılında İngiltere[4], 1957’de de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) nükleer santralini kuran ülkeler olmayı başarmışlardır. 1970’lerde de yaşanan petrol krizi gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri nükleer enerji tesisleri kurmaya yöneltmiştir.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verileri incelendiğinde günümüzde 31 ülkede 450 nükleer reaktörün işletme halinde olduğu görülmektedir. Ve verilere göz atıldığında halen 18 ülkede 59 nükleer reaktör inşasının da devam ettiği belirtilmektedir[5]. Nükleer konusu incelendiğinde ekonomik ömürlerini doldurmuş olduğu için kapatılanlar veya revize planlamasına alınanlar da vardır. 2030 yılına gelindiğinde ise halen mevcut reaktörlerin birçoğu ömrünü tamamlayacağı için kapatılacak veya revizeye tabi tutulacaktır. Bu muhakkaktır. Ayrıca nükleer reaktöre sahip olmayan ama kurmak için uzun vadeli planları olan ülkeler olduğu da bilinmektedir.

Nükleer enerji üretiminin ana hammaddesi uranyum olmakla birlikte toryum, tilyum, plutonyum ve lityum da diğer nükleer enerji üretim mineralleridirler. Türkiye’de Çorum/Sorgun, Manisa/Köprübaşı-Kasar yataklarından uranyum elde edilse de dünya rezervleri içerisinde oldukça geridedir. Bir takım teknolojik işlemden sonra enerji üretimi için hazır hale gelebilen toryuma; dünya toplam rezervi içerisinde %41 pay ve 380.000 ton rezervi ile Türkiye’nin sahip olması önemlidir. Fakat uranyuma göre daha pahalı ve ayrıştırılabilmesi, enerji üretiminde kullanıma hazır hale gelebilmesi için ayrıca yatırım gerektirmektedir[6].

Dünyada nükleer denemelerinin hemen ardından nükleer santraller kurularak enerji üretimine geçilirken Türkiye neler yapmıştı? Sorusu akla gelmektedir. Türkiye’nin nükleer serüveni 5 Mayıs 1955 yılında ABD Başkanı Eisenhover’ın “Barış İçin Atom Programı” kapsamında Türkiye-ABD ikili anlaşmasıyla başlamıştır. Bu anlaşmadan hemen sonra Başbakanlığa bağlı “Atom Enerjisi Komisyonu” 1956 yılında kurulmuştur. 1957’ye gelindiğinde Uluslar Arası Atom Enerjisi Ajansı kurucu üyeliği ile Türkiye’nin nükleer serüveni uluslararası bir boyut kazanmış olsa da 2010 yılında Rusya ile imzalanan Akkuyu Nükleer Güç Santrali Projesi Anlaşması’na kadar somut adımların atılamadığı uzun bir süreç yaşanmıştır. Çünkü uluslararası baskılar, yurt içerinden yükselen nükleer karşıtı türlü propagandalar, ülkenin yaşamış olduğu ekonomik buhranlar nedeniyle proje finansman sıkıntıları ve askeri darbeler gibi türlü sebepler Türkiye’nin nükleer güç santrali kurmasını sürekli ötelemiştir.

Soğuk Savaş yıllarında şiddetle Türkiye’yi yanında tutmaya gayret eden ve Küba Krizi sürecinde Türkiye’ye Jüpiter füzeleri konuşlandıran ABD’nin yardımlarıyla 6 Şubat 1962’de İstanbul Çekmece’de 1 MW güçte TR-1 araştırma rektörü yapılarak 27 Mayıs 1962’de faaliyete geçirilmiş, 1966 yılında “Ankara Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi” kurulmuş olsa da Türkiye bir tane bile nükleer güç santrali kurmayı başaramamıştır.

Türkiye 1968-1972 dönemi için İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile Başbakan Süleyman Demirel döneminde Enerji Bakanlığı tarafından nükleer santral için yer seçiminde nihai karar verilemediği için askıya alınmıştır. 1974 yılında Mersin Akkuyu bölgesi nükleer güç santrali için seçilmiş olsa da Kıbrıs Barış Harekâtı ve ardından yaşanan ambargolar projenin hayata geçirilmesine imkân vermemiştir. 1983 yılında Başbakan Turgut Özal döneminde “Yap-İşlet-Devret” modeliyle Akkuyu nükleer projesi tekrar gündeme gelmiş olsada çeşitli tartışmalar nedeniyle yine iptal edilmiştir. 1992’de yeniden Başbakan olan Süleyman Demirel döneminde birkaç defa girişim yapılsa da yine sonuç alınamamıştır. 2000 yılına gelindiğindeyse Başbakan Bülent Ecevit, “Nükleer santralların çevre açısından zararlı ve tehlikeli olduğunu, bir çevreci olarak nükleer santralı içine sindiremediğini” belirterek Bakanlar Kurulu kararıyla nükleer santral proje ihalelerini iptal etmiştir[7].

Bu arada 1988 yılına gelindiğinde Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) bünyesinde bulunan Nükleer Santraller Dairesi Başkanlığı kapatılmıştır. Tecrübeli, eğitimli ve donanımlı personelin bir bölümünün TEK içine dağıtılırken, önemli bir kısmının da TEK’den ayrılmayı seçtiği[8] unutulmamalıdır.

Fakat Türkiye ile aynı yıllarda nükleere yönelen Fransa artarda nükleer güç santralleri kurmuş ve günümüzde sayısını 58’e yükselterek enerji üretimini %77’ye varan oranlarda nükleerden elde etmeyi başarmıştır. Yine Güney Kore’nin de durumuna bakıldığında Türkiye ile aynı yıllarda nükleere yönelmiş olduğu görülmektedir ve halen 24 nükleer güç santrali ile enerji üretimini yaptığı, 4 nükleer santral inşaatının devam ettiği ve Türkiye dahil uluslararası nükleer güç santrallerinin inşası için ihalelere girdiği görülmektedir.

Türkiye’de nükleer karşıtlığının ana sebebinin küresel güçlerin Türkiye’nin böyle bir sisteme sahip olmasını istememesi olduğu bilinmektedir. Çünkü nükleer silaha sahip olmanın birinci basamağının nükleer gücü üretebilmenin ve kontrol altında geliştirebilmenin nükleer güç santrallerine sahip olmaktan geçtiği bilinmektedir. Fakat 26 Nisan 1986’da Ukrayna Pripyat şehri yakınlarında kurulu Çernobil nükleer santralinde (O dönem Sovyet Rusya’ya bağlıydı) yaşanan kaza başta olmak üzere, deprem ve ardından yaşanan tsunami sonrasında 11 Mart 2011’de Japonya’nın Fukuşima Nükleer Santralinden radyoaktif madde salınması olayının Türkiye iç kamuoyunu nükleer konusunda olumsuz etkileyen ana hususlar olduğu görülmektedir.

Özellikle Batılı ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de nükleer enerji santrallerinin karşıtları olduğu gibi santralleri destekleyenlerin de olduğu bir gerçektir. Nükleer karşıtı sivil toplum kuruluşlarının; zaman zaman nükleer karşıtı eylemler, paneller düzenledikleri bilinmektedir. Ve basın kuruluşlarında da basın bildirileri yayınlanmaktadır. “…Hükümetin tüm çabalarına rağmen, kamuoyunu pahalı, tehlikeli ve çevre düşmanı nükleer santrallar konusunda bilgilendirmeye devam edeceklerini, hazırladıkları raporlarla söylemlerini destekledikleri, Mersin ve Sinop’taki nükleer santral projeleri iptal edilene kadar mücadelelerini sürdüreceklerini…” beyan eden bazı açıklamalara ek olarak “…Türkiye’nin geleceğini riske atmaması ve nükleer santral planlarının çöpe atılması...” gibi talepleri[9] olduğu görülen bu grupların art niyetli olmadıkları varsayılmakla birlikte (art niyetli olanların da olabilecekleri dikkate alınmalıdır) Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı incelemedikleri gibi bir durumun söz konusu olduğu anlaşılmaktadır.

Zira hemen komşumuz olan İran, Bulgaristan, Ermenistan, Ukrayna ve Rusya ile biraz aşağıda yer alan İsrail’in nükleer santral ve tesislere sahip olduklarını da unutulmamalıdır. Hatta bu ülkelerin mevcut nükleer santrallerini arttıracaklarını ve projelendirdiklerini görmekteyiz. Ayrıca Karadeniz kıyısında yer alan ülkelerden nükleer enerjiye sahip olmayan sadece Türkiye ve Gürcistan’ın olduğu dikkate alınırsa, komşu ülkelerin nükleer santralleri iddia edildiği gibi tehlike arz etmiyor mu ki Türkiye’de kurulması istenilmemektedir.

Fukuşima kazası sonrası Almanya başta olmak üzere bazı ülkeler nükleer santrallerin bir kısmını kapatma kararı almış olsalar da kapatılan ya da kapatılması planlanan nükleer santrallerin zaten ömrü dolan nükleer santraller olduğu görülmektedir. Japonya ise güvenlik denetimlerinin ardından geçici olarak durdurduğu nükleer santralleri tekrar işletmeye almıştır.

İsveç 1980 yılında bir referandum ile nükleer santrallerin 2010’da devreden çıkartılması kararını almış olmasına rağmen kapatamamıştır. İtalya ve Avusturya’da yine referandum ile nükleer santral programlarını askıya aldığını açıklamış olsa da ekonomik nedenlerle kararı uygulayamadığı görülmektedir. Çernobil nükleer kazasının ardından birçok ülkede nükleer santrallerin kapatılması gündeme gelmesine rağmen kapatılmamış ve hatta Çernobil’de bir ünitenin halen çalışıyor olduğu gibi Japonya, Güney Kore, Rusya, Çin ve Fransa’da nükleer santral adedini artırıcı programlar yapılmış ve uygulamaya da konulmuştur[10].

Akkuyu ve Sinop nükleer santralleri tamamlandığında yılda yaklaşık 80 milyar kWh elektrik üretilmesinin öngörüldüğü dikkate alınırsa; bu miktarda bir elektriğin üretilmesi için 16 milyar m3 doğalgaza ihtiyaç duyulduğu ve yaklaşık 7,2 milyar Amerikan doları ödeneceği unutulmamalıdır. Dolayısı ile doğalgazı ithal eden Türkiye’nin, 3 yıl gibi bir sürede yalnızca doğalgaza ödeyeceği paralarla Akkuyu’da 4 ünite nükleer santral kurulabiliyor olması[11] çok önemlidir. Ki Akkuyu nükleer enerji santralinin Atatürk Barajı’nın yaklaşık 3,6 katı elektrik üreteceği de değerlendirildiğinde bu husus mutlaka Türkiye kamuoyu tarafından bilinmelidir.

Sonuç olarak;

Ekonominin olmazsa olmazı ve lokomotifi olan enerjinin üretilebilmesi için Türkiye, yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarının yanı sıra inşa süreci devam eden Akkuyu nükleer enerji santralinin ardından Sinop nükleer enerji santralini de hayata geçirmeli ve hatta yenilerinin projelendirmesini de bir an önce tamamlamalıdır. Bu vesileyle nükleer tesislerinin yapımı sürecinde yer alacak binlerce yan sanayi kuruluşları vasıtasıyla sağlanacak istihdamlarla ve elde edilecek katma değerlerle Türk sanayii ile birlikte ekonomik kalkınmaya olumlu katkıları olacağı unutulmamalıdır.

İnşaa sürecinden itibaren binlerce kişiye istihdam imkânı, kamu ve üniversitelerde nükleer teknolojiye hâkim olacak donanımlı personellerin yetişecek olması, gelecekte Türkiye’nin ufkunu açmasına vesile olacağından nükleer santrallerin inşası ve hayata geçirilmesi önemlidir.

Türkiye’nin sürekli artan nüfusu, sanayi ve ekonomide büyüyor olması nedenleri ile enerjiye olan ihtiyacı da doğru orantılı olarak artmaktadır. En önemli seçeneği de doğal olarak günümüzün en önemli enerji kaynağı nükleer enerjiye geçmesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye’nin Enerji Bakanlığı verilerine göre kullandığı petrolün %94’ünü, doğal gazın %99’unu ithal ettiği ve enerjide dışa bağımlılığının %76 olduğu görülmektedir. Türkiye, nükleer santrallerden üreteceği elektrik ile elektrik üretiminde en yüksek paya sahip olan doğalgaz santrallerinden ürettiği elektriği ikame etmeyi ve doğalgaza olan bağımlılığı azaltmayı hedeflediği çeşitli raporlardan anlaşılmaktadır.

1923’ten itibaren Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin iktidarda kalma süreleri incelendiğinde ortalama olarak 1,5 yıl yönetimde kaldıkları görülecektir. Dolayısı ile nükleer santrallerin projelendirilmesinden üretime geçebilmesine kadar geçecek uzun bir süreç olduğu dikkate alınarak, Türkiye karar alıcı mekanizmaları, nükleer projeleri ülke hedefi olarak değiştirilmeyen ilkelerle karara bağlamalıdır. Çünkü linyit kömüründen başka fosil enerji yatağına sahip olmayan Türkiye’nin ithal ettiği ama tükenmekte olduğu fosil yakıtlarının bağımlılığından kurtulabilmesi için nükleer santrallerini hayata geçirmesi gerekmektedir.

Son söz olarak; Geleceğin muhtemel küresel güç mücadelesinde başat güç olma hedefi olan Türkiye’nin nükleer güç santrallerinden hemen sonraki hedefi nükleer silahlar dahil olmak üzere yerli ve milli savunma sanayiini tamamlamak olmalıdır.

                               :

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi.

 

[1] “Ülkemizde ve Dünyada Nükleer Santraller”, https://www.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Ulkemizde-ve-Dunyada-Nukleer-Santraller (Erişim Tarihi: 04.10.2019)

[2] Kadir TEMURÇİN ve Alpaslan ALİAĞAOĞLU; “Nükleer Enerji ve Tartışmalar Işığında Türkiye’de Nükleer Enerji Gerçeği”, Coğrafi Bilimler Dergisi, 2003, 1(2), 25-39.

[3] Türkiye Atom Enerjisi Kurumu; “Nükleer Santrallerin Çevreye Etkileri Var mıdır?”, https://www.taek.gov.tr/tr/sik-sorulan-sorular/136-nukleer-enerji-ve-nukleer-reaktorler-sss/844-nukleer-santrallerin-cevreye-etkileri-var-midir.html (Erişim Tarihi: 05.10.2019)

[4] Mete YÜKSEL; “Nükleer Enerji ve Türkiye”, TASAM, 21.05.2010.

[5] Ayrıntılı bilgi için bknz: Nükleer Enerji Genel Müdürlüğü; “Dünyada Nükleer Güç Santralleri”, https://nukleer.enerji.gov.tr/tr-TR/Sayfalar/Dunyada-Nukleer-Guc-Santralleri (Erişim Tarihi: 05.10.2019).

[6] Kadir TEMURÇİN ve Alpaslan ALİAĞAOĞLU; “Nükleer Enerji ve Tartışmalar Işığında Türkiye’de Nükleer Enerji Gerçeği”,

[7] Fikret BİLA; “Türkiye’nin Nükleer Santral Öyküsü”, Milliyet, 18.03.2011.

[8] Nükleer Akademi; “Türkiye’de Nükleer Enerji”, http://nukleerakademi.org/nukleer-enerji/ulkemizde-nukleer-enerji/, (Erişim Tarihi: 04.10.2019)

[9] BİA Haber Merkezi; “İstanbul NKP Türkiye ve Dünyada Nükleer Enerji Raporunu Paylaştı”, 17.01.2019.

[10] Mete YÜKSEL; “Nükleer Enerji ve Türkiye”, TASAM, 21.05.2010.

[11] Bloomberght; “Türkiye’nin Nükleer Enerji Serüveni”, 04.05.2013, https://www.bloomberght.com/haberler/haber/1350637-turkiyenin-nukleer-enerji-seruveni (Erişim Tarihi: 04.10.2019)

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Ertugrul
 9 Ekim 2019 Çarşamba 12:05
Nükleer santraller bizim olmazsa olmazımız olmalı bir an önce faaliyete geçmeli karşı çıkanlar acaba 1 saat elektriksiz kalabilirlermiymis merak ediyorum.
 Vahit Kalkan
 9 Ekim 2019 Çarşamba 10:26
Güçlü bir Türkiye için en büyük ve öncelikli hedeflerimiz arasına nükleer enerji santrali konusu alınarak takibi yapılmalıdır.
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Masaüstü Görünümü  ♦   İletişim  ♦   Künye
Copyright © 2019 Ticari Hayat